M.Ö 1200 yılında başlayan ve içinde bulunduğumuz 'demir çağı' nın evresinin devamı olarak içinde bulunduğumuz evre demirin özellikle 'nal' olarak Romalılar tarafından ilk kez atların ayaklarına çakılması, 8. ve 13. yüzyıllarda geniş bir coğrafyada kullanılmaya başlanması, demir top dökümlerindeki başarılar ile devam etmiş ve 13. yüzyılda Orta Çağın en önemli buluşu olarak dişli-çarklı 'saatin' bulunması ve gözlüğün İtalya'da icat edilmesiyle devam etmiş ve optikçi Galileo'nun teleskobu bulması ile devam ederek bilimsel alanda endüstriyel gelişim, batı toplumlarında ‘boşluk’ un buhar türbininin çalışmasının temeli olarak endüstriyel gelişimde olduğu kadar filozofların da düşünsel alanda da tartışılmasına neden olmuştur. Demir Çağı' nın bir evresini teşkil eden endüstriyel dönemin başlangıcının bir simgesi olarak Buhar türbini ile çalışan bir tren kazanındaki suyun ısıtılması ile elde edilen buharın bir türbinin içindeki pistonu yukarıya iten güç, pistonun hemen altında oluşan bir boşluk ile tetiklenir.(1865) Boşluğun oluşturduğu itme gücü pistonu ileriye doğru iterek krank milini döndürür ve buraya bağlı olan bir mil ile hareket tekerleklere aktarılır. Bu yöntem bugün de 4 zamanlı motorlarda da kullanılır ve 'boşluk' , kozmos içinde tanımlayamadığımız kavramlar ile benzer şekilde 1800 lü yılların ortasında başlayan tarım toplumu döneminden sanayi toplumu dönemine geçişin ve nanoteknoloji çağına gelmemize neden olan bilgi toplumu olma hedefini günümüze kadar taşıyan önemli bir fiziksel kavram olmuştur.

Doğu kültürlerine felsefe bilimini tanıtan kişi olarak bilinen Farabi’ nin (870-950)‘ Boşluk üzerine’ adlı makalesinde boşluk hem vardır hem de yoktur [1] şeklindeki Aristo fiziğinden esinlenerek yaptığı tespit ile metafizik kavramların açıklaması ile ilgili felsefi tartışmalar bir yana  boşluğun 1865 yılında ilk kez buhar türbinlerinde kullanılması ile ortaya çıkan teoriye uzak kalmamız endüstriyel kopuşa neden olan koşulları ortaya çıkarmış olduğu değerlendirmesinin yapılması yanlış olmaz. [2]

ABD ‘de Pensilvanya Üniversitesi’ nde 1946 yılında yapılan ENIAC adlı ilk bilgisayarın içinde bugünkü transistor, entegre devre  veya MEMS lerin yerine kullanılan 18.000 adet lambanın içindeki boşluklarda hareket eden elektronlar vardı.İlk kez Guthrie’ nin (1873) ısıtılmış bir demirin yükünü hızla boşaltarak desarj olduğunu ancak ortam pozitif yüklü ise bunun gerçekleşmediğini bulmasından sonra 1883 yılında Edison’un bir ampul içine gelen elektrik akımının bir filamenti ısıtmasından sonra kararmasına çare ararken de havadan dolayı kararan filamentin sonunda bir boşluğun içine konulması ile bildiğimiz ampul yapılabilmişti.Madde içindeki atomların çekirdeği ile etrafında dönen elektronları arasında da bir boşluk olduğu ispatlanmıştı.Nihayet İsviçre' deki CERN ve ve ABD' deki FermiLab Süperiletken Süper Çarpıştırıcılarında havası alınmış 'boşluk'lu uzun ve ring şeklinde inşa edilmiş borular içinde zıt yönde dönen iki proton, 20 trilyon elektron volta kadar çıkabilecek değerdeki elektromanyetik dalgalar ile hızlandırılarak kafa kafaya çarpıştırılıp elde edilecek verilerden maddenin yeni şekillerinin anlaşılması ve evreni yöneten yasa deneylerinin yapılması gerçekleşecekti.

Bütün bu değerlendirmelere rağmen Farabi, 900-1100 yılları arasında felsefe, mantık, ahlak, psikoloji, metot, fizik, kimya, astronomi, geometri, siyaset, sosyoloji, askerlik, edebiyat ve müzik dersleri, çağdaş doğa bilimleri öncüsü olan El Birunu tabiat ve doğa dersleri, İbni-Sina ahlak ve fazilete dayalı ‘akli tasavvuf’, eğitim ve siyaset bilimi, riyazet (beden eğitimi), tıp, biyoloji, Yusuf Has Hacib’ in  Kutadgu-Bilig, Kaşgarlı Mahmud’ un Divan-ü Lügat it Türk veAhmet Yesevi ekolü  Orta Çağ Avrupa Üniversitelerinin de önünde yer alan ölçüde müspet ilimlerin eğitimini vermekteydi. Selçuklular döneminde ise Nizamiye medreseleri olarak eğitim sürecinde Tıp eğitimi ayrı bir bilim dalı olarak medreselerden ayrılmış ve Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli ve Aşık Paşa gibi önemli edebiyat ve tasavvuf şahsiyetleri önemli eserler vermişlerdir.

Gelişmiş ülkeler ile aramızdaki uçuruma neden olan ve endüstriyel kopuş olarak tanımladığımız olaylar zinciri, esasında 'boşluk' un tanımlanmasından da önce ilk kez Kopernik’ ten 14 yıl önce Osmanlı’ 1529 yılındaki I. Viyana kuşatmasının sonuçları ile başladığını tarihçiler teyit ederler. Bu süreç daha sonraki yıllarda 1881 yılında devletin  iflasını belirleyen Muharrem Fermanı’ kapsamında yabancı ve yerli alacaklılarına garanti getiren ‘Osmanlı Düyun-ı Umumiyye İdaresi’ nin kurulmasına giden yolu açmıştır. İstanbul’un fethinden bu yana ikinci fetih harekat olan I. Viyana Kuşatmasının [3] ve Muharrem Fermanı’ nın Eylül (Muharrem) ayında vuku bulması çöküşün başlangıcının aynı aylara rast gelmesi açısından ilginç bir tesadüf olarak hatırlanmalıdır. I. Viyana kuşatmasında yağmur ve soğuğa karşı II. Viyana kuşatmasında ise sıcağa karşı önlemler alamayan Osmanlı Ordusunun en büyük eksikliği olan teknolojik yetersizlik, hemen bunun öncesinde Akdeniz' i bir Türk gölü (16.yüzyıl) haline getiren Osmanlı Donanması' nın Amerika’ nın keşfinde de neden rol oynamadığı (!) tartışmalarının ve sorularının cevaplarının da aranmasında görülebilir. Kopernik ile pozitif bilimlerde gerçeği ve doğruyu yakalayan Batıya karşın aynı dönemler içinde 1529 yılında I. Viyana başarısızlığı ile çöküş ve çözülme moduna geçen Osmanlı’ nın batı tarafından ilk kez yenilebileceği tescil edilerek bir moralsizlik içinde hızla bilimden uzaklaşılma dönemi böylece başlamış oldu.

Doğu toplumlarının sanayi toplumuna geçip geçmediği bugün dahi tartışılırken Batı toplumlarının da geçiş aşamasında birçok sorun ile karşılaştığı bilinen bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. Sanayileşme sürecinde 1800 lü yıllarda makineleşme çağının başladığı bir döneme rastgelen Nothingam’ lı işçilerin işlerini kaybedeceği endişesi ile makinelere saldırması [4] bizde 108 yıl sonra 1908 yılında Uşak ilinde halı tezgâhlarına saldıran kadın işçiler nedeniyle olmuştur.[5]

Kanuni Sultan Süleyman dönemine kadar Osmanlılar 1330 yılında kurulan ilk medrese olan İznik Orhangazi ve daha sonraki yıllarda sırasıyla Çekirge, Yıldırım, Yeşil, Muradiye, Darrülhadis ve Üçşerefeli medreseleri pozitif bilim alanlarında önemli çalışmalar yapılmasına öncü olmuşken Osmanlılar, 1630 yılına kadar pozitif bilimler alanında Avrupa’ yı takip ediyordu. Koçi Bey (ö. 1650) Risalelerinde, padişah IV. Murad’ a hitaben yazmış olduğu Medreseler hakkındaki aşağıdaki değerlendirmeler oldukça önemlidir.

"Şeriatın devamı ilimle, ilmin devamı ulemâ iledir Padişahın yüce ataları zamanında ilme ve ilim adamlarına saygı ve ikram hiçbir devlette yoktu Bunun meyvesi olarak nice güzel eserler ortaya çıkmıştır İntizam-ı hal-iulemâ, mühimmat-ı din ve devlettir (ulemânın durumunun düzenli olması din ve devletin en önemli işlerindendir) Bu sırada ise durumları çok bozuk, karışık ve perişandır Eskiden bilginlerin en bilgilisi, en faziletlisi, en dindarı, en yaşlısı Şeyhülislâm tayin edilir ve daha sonra görevden alınmazdı Onlar da çekinmeden gerçeği söylerler, Padişahlara güzel öğütler verirlerdi

Giderek her işe hatır karıştı, her şeye göz yumuldu ve hak etmeyenlere bir çok mevkiler verildi, eski kanun bozuldu Mülâzemetler satılmağa başlandı.İyi-kötü belirsiz oldu.İyilerin iyi işlerinin değeri bilinmediği ve kötülerin kötülükleri cezasız kaldığından, âlim ve cahil birbirinden ayrılmadığından, ulemânın kıymeti bilinmediğinden, bilginlerin halk gözünde itibarı kalmadı, saygınlıkları gitti 

Bugün ilim yolu pek bozulmuş, eski kanun (kurallar) işlemez olmuştur Eskiden ilim öğrenip danışmend olmak isteyen önce ulemâdan birine gider, ondan mahreç dersi okur .Yeteneği görülünce bir başka müderrise gider, bu şekilde Hariçte, Dahilde, Sahnda uzun süre öğrencilik yapar, sırası gelince mülâzım olur, ruznamçe-i hümâyûna adı yazılırdı.Sırası gelince Sahn danışmendlerinin eskileri -ki muîdlerdir-her birine birer Tetimme tayin olunup, orada barınan suhtegân taifesine (softalara) ifade-i ulûm ederlerdi 1594 tarihine gelinceye kadar Sahn muîdlerinin şimdiki müderrisler kadar itibarı vardı Danışmend olup uzun süre medreselerde ilim ile uğraşmayınca mülâzım yazılmazdı 1594 tarihinden sonra, sebepsiz yere azledilme korkusuyla Şeyhülislâmlar, vs dalkavukluk yapmaya mecbur kaldılar ve Padişaha gerçekleri söyleyemez oldular

Bilgi ve marifet sahiplerine ayrıcalık (üstünlük) tanınsa yine kısa sürede önceki durum olur İlmiye rütbeleri en bilgiliye verilmelidir Medreseler dahi dakâyık-ı ilmiye istihracına kadir olanlara gerektir (medreseler de ilmî incelikler bulup ortaya koyabilenler içindir) Mülâzemetler satılmazsa, hakkı olanlara verilirse, sayıları çok tutulmazsa, âlim ile cahil eşit görülmezse ilim yolu kısa zamanda düzelir Ancak, aldırış etmemekle âlem elden gider"

Koçi Bey’in bu tespitlerinin gök mekaniğinin çizildiği, Kopernik, Bruno, Galileo ve  Newton gibi bilginler ile pozitif bilimin temellerinin atıldığı dönemlere rast gelmesi iyi bir zamanlama olduğu düşünülmelidir. Bu dönemde Avrupa pozitif bilimlere doğru yönelirken biz ise bunun tam tersi olan giderek ilimden uzaklaşan bir eğilim içine girmemiz Koçi bey’in IV Murad’ a yazdığı bu lahikasından anlaşılmaktadır.

Osmanlı’da bu tartışmalar yaşanırken  Kopernik’ in yaşamı boyunca fikirlerini açıklayamamış olması ancak son derece kritik sağlık sorunları yaşadığı ömrünün son günlerinde din adamları korkusunu üzerinden atarak Papa’ya yazdığı ‘Aziz peder, kitapta yazılanları okuyanların hemen reddedeceklerini biliyorum. Ben ömrüm boyunca çevremin düşüncelerine aldırmayan fikirlerini savunan biri olmamışımdır. Etrafın tepkisinden, başladığım hususlardan vazgeçmeye niyetlendiğim olmuşur. Fakat çekingenliği üzerimden atarak çalışmalara devam ettim. Yazdıklarımı tenkit edenler olursa onlara aldırmayacağım ve saçma kabul edeceğim…’ konulu mektup, Batlamyus fiziğini (m.s 85-165) ve İncil’deki dünya merkezli evren modelini yerle bir etmiş ‘ De revolutionibus orbium coelestium’ adıyla yayınlanmış kitabı ‘heliosentrik’yani günümüzdeki ‘ güneş merkezli evren’ modelini bilim dünyasına kazandırmıştı. Kopernik' in (ö. 1543) kitabı ile Avrupa’ da aynı görüşleri dile getirdiği için Roma’da yakılan Bruno (ö.1600) ,gözlemlerin bilimde elzem ve üstün olduğunu öğreten ilk kişi olan Galileo (ö. 1642) ve aynı yıl doğan gök mekaniğine dayalı evrensel kütle çekimini tanımlayan Newton (ö. 1727)batıdaki pozitif bilimlerin gelişmesinde öncülük etmiştir.

Davis Hanson [6] , 17 yüzyıla kadar batıya üstün gelen Osmanlı’ nın 17 yüzyılda gerilemesinin somut örneklerinden bir tanesini de İnebahtı’da yenilen Osmanlı Donanması’nın başındaki Müezzinzade Ali Paşa’nın gemisindeki kişisel hazinesinin varlığına bağlar. Batıda kapitalizm ve bankacılık sistemlerinin geliştiği yıllarda dolaşıma girmeye başlayan sermayenin Osmanlı gemisindeki 150.000 sikke altının neden bankacılık sisteminde değil de gemide taşındığını soran Davis, bu sermayenin batıda bilim ve teknolojiye harcandığını Osmanlı’ nın ise bu gelişmelere kapalı bir ortamda yaşamını sürdürdüğüne işaret eder.

Bazı bilim tarihçileri İslam dünyasında bilimin gelişimini irdelerken bütün bilimsel gelişimlerin özellikle Ortaçağ döneminde olduğunu ancak sonuçlarının formül haline getirilememesinden yakınırlar.[7] Karanlık çağ olarak adlandırılan Orta Çağ Avrupa’ sında bilimsel düşünce tarzının oluşmadığı bir dönemde İslam dünyası gelişimin doruğuna çıkmış ancak 1200 lü yıllardan itibaren ise gerilemeye başlamıştır. Bu gelişim döneminde Arapçadan Latinceye çeviriler olmaz ise Latin Bilimi anlaşılmaz ve Fibonacci ve Jordan’ın matematik üzerine, Thedoric’ in optik üzerine yapmış oldukları araştırmalar İbn Heysem, Harizmi ve Ebu Kamil’ e atıfta bulunmuyorsa takdir edilmezdi. [8] Orta Çağ İslam aydınlanması, daha önce İskenderiye’ de bulunan çok önemli eserlerin Grekçe’ ye çevrilmesi ile ünlenen Yunan eserlerinin tekrar Arapça’ ya çevrilmesi ile gelişirken tercümeler yılı olarak da adlandırılan M.S 1200 lü yıllardan sonra ise Latince’ye çeviri çılgınlığı doğu toplumlarının günümüzdeki geri kalmışlığının makus talihinin ana nedenleri olarak görülür.Bu dönemi Mısırlı bilim adamı Rüşdi Raşid‘tarihin diller aracılığıyla İslam’ a kurduğu tuzak’ olarak tanımlar.

Bu nedenle İslam dünyasının bilimde hatta teknolojide en gelişmiş dönemi olan Orta Çağ döneminin çok iyi incelenmesi ve yaşananlardan ibret alınması ile dahiler yüzyılı olan 17. yüzyıl bilim tarihindeki gelişmeleri de kapsayacak 'bilim tarihi' derslerinin eğitim kurumlarında öğretilmesi şiddetle tavsiye edilmelidir.

 S. Vedat Karaarslan 

 [1] Fârâbî’ye göre, eğer bir tas, içi su dolu olan bir kaba, ağzı aşağıya gelecek biçimde batırılacak olursa, tasın içine hiç su girmediği görülür; çünkü hava bir cisimdir ve kabın tamamını doldurduğundan suyun içeri girmesini engellemektedir. Buna karşılık eğer, bir şişe ağzından bir miktar hava emildikten sonra suya batırılacak olursa, suyun şişenin içinde yükseldiği görülür. Öyleyse doğada boşluk yoktur.  Ancak, Fârâbî’ye göre ikinci deneyde, suyun şişe içerisinde yukarıya doğru yükselmesini Aristoteles fiziği ile açıklamak olanaklı değildir. Çünkü Aristoteles suyun hareketinin doğal yerine doğru, yani aşağıya doğru olması gerektiğini söylemiştir. Boşluk da olanaksız olduğuna göre, bu olgu nasıl açıklanacaktır? Bu durumda Aristoteles fiziğinin yetersizliğine dikkat çeken Fârâbî, hem boşluğun varlığını kabul etmeyen ve hem de bu olguyu açıklayabilen yeni bir varsayım oluşturmaya çalışmıştır.

[2]Amerikan Boşluk Topluluğu (AVS : American Vacuum Society . www.avs.org)boşluğu 1958 yılında basıncı atmosferik basınç değerinin altında olan gazların doldurduğu kapalı hacim olarak tanımlamıştır. Deniz seviyesinde birim hacimde gaz moleküllerinin sayısı 2.5 x 10 exp 25 dir. Öyleyse boşluk, gaz molekül sayısı bu değerin altında olan gazların oluşturduğu ortamlardır.

[3] Birinci Viyana Kuşatması 22 Eylül 1529 tarihinde başlamıştır. Bu tarihin Ekim ayına kadar uzaması bu ayda Viyana’ya yağa karın etkisi ile kuşatma başarısızlıkla sonuçlanmıştır.  II. Viyana kuşatması 1683 tarihinde yapılmıştır.

[4] Luddizm: Yeniliğe karşı olan işçi akımı. 1811-16 yılları arasında Ned Ludd adlı İngiliz işçinin modern makinelere işsizliği artırdığı gerekçesiyle saldırması, bu akıma adını vermiştir. Taraftarlarına "luddite" denir. Hareket önce Nottingham' da başlamış, tekstil makineleri kırılmıştır. Hareket zor kullanılarak bastırılmıştır.

[5] Yavuz  Selim Karakışla, Toplumsal Tarih, Sayı: 99, Yıl: 2002

[6] Batı Neden Kazandı ,  Aykırı Yayınları,  2003

[7] Görme fizyolojisini tanımlayan İbni Sina’ nın bu olayı formül haline getirememesi gibi.

[8] Rüşdi Raşid, İslam Bilim Tarihi, Litera Yayıncılık, 2006