Isaac Newton’ un güneş ışığını bir kristal üzerine düşürerek ışığın tayfını bulması, Alman ulusunun hiç bir zaman hatırlamak istemediği ve utancı olarak nitelendirdiği Goethe’ nin renk teorisi üzerine yazmış olduğu başarısız eserinden sonra yine bir Alman olan gök bilimci Fraunhofer 1811 yılında güneş ışınlarının hidrojen, kalsiyum ve diğer elementlerden oluştuğuna dayalı keşfi ile yüzyıllar önce antik Yunanlılar döneminde Demokritos ve Lukretus tarafından ortaya konulan insan vücudunun atomlardan oluştuğu fikri ispatlanmış oldu.

 

Canlıların ‘kozmos’ un bir ürünü olduğu insan vücudundaki hücrelerin temel olarak oksijen, silisyum, demir, azot ve hidrojenden oluşması ve bu elementlerindünyanın yaratılışından bu yana galaksilerdeki yıldızlarda tekamül etmiş olması ile paralel olarak vücudumuzdaki hücre içindeki elementler ile benzer özellikler taşıdığı artık bilinmektedir.

Canlılardaki bu hücrelerin yapısı sindirim sistemi tarafından alınan besinlerin asidik ya da alkalin olmasına bağlı olarak onların ruhsal dünyasını oluşturan bir biyolojik olgudur. O halde ruhun asidik veya alkalin olması da besinler ile ilgili bir vakıadır. MSG (Mono Sodyum Glutamat) katkılı besinler insanda nörotoksin etkisi yaratarak sinir hücrelerini öldürüyor ve parkinson, alzheimer gibi sinir yitikliği hastalıklarına neden olurken toplumda sodyum insanların sayısını artırmakta, nedense MSG nin artmasını sağlayan başta ‘cips’ ler olmak üzere yenilmesine hala müsaade ediliyor.

Yıllar önce her bir metrekaresinden alınabilecek suyun içilecek özellikte olduğu Beyşehir gölüne bırakılan levrek balıklarının göldeki diğer balıkları yiyerek asidik dışkılarını göle yapmaları sonucunda gölün bitki örtüsünü yok etmesi nedeniyle suyun içilemez hale geldiğine dair haberler bizleri çok mutsuz etmişti. Aldıkları besinler nedeniyle hücreleri asidik olan bu balıkların etçil beslenme özelliği, ot yiyen diğer türlerini yiyerek yaşamını devam ettirmesi onların saldırgan bir davranış modeline sahip olması ile açıklanabilir. Bunu daha da genele yayarsak et yiyen canlıların daha saldırgan (asidik), ot yiyenlerin ise uysal mizaca (alkalin) sahip olmaları bu canlıların sahip oldukları hücre yapılarının asidik veya alkalin olma durumlarına bağlı olarak davranış modellerinin belirlenebileceğini ortaya koyar. Şöyle ki levrek balığı diğer bir balığı yiyerek vücudunun asidik seviyesini artırmış ve bu oran arttıkça saldırgan hale gelerek dışkısını da asidik yapmış ve sonuç olarak dışkısı göldeki bitki örtüsünü ortadan kaldırmış ve hücreleri asit dolu metaller ile örneğin civa veya kurşun metal ağırlıklı hale gelmiştir. 

Balıkların da bu metalik hücre yapısı aynı zamanda insanlara da ağız yoluyla bu metallerin geçerek onların otizm kökenli hastalıklara yakalanmalarına neden olabilecek hastalığa yakalanma etkenlerini ortaya çıkarmıştır. Bunların başında cıva elementi gelir. Balıkların asidik ya da alkalin olması onlardaki civa oranının ne kadar olduğu ile de ilintilidir. Dünya Sağlık Örgütü insan vücudunda yarılanma ömrü 70-80 gün olan civanın beyindeki kalıcı etkisini çok önemsemektedir. Balıklarda kabul edilebilir civa oranını Kg başına 0.5 mg olarak belirlemiştir. Yapılan araştırmalarda denizlerde en fazla balık yiyen tür olarak uzun yaşam süresine sahip olan kılıç balığında cıva ( 2.96 mg/Kg), kefal (1.2 mg/Kg)  ve ton balığı (1.2 mg/Kg) olarak tespit edilmiştir..

Bir yapının asidik olması veya olmaması içeriğindeki pH (power of Hydrogen) oranına bağlıdır. Aşağıdaki diyagrama göre pH   değerinin 7 den küçük olması bileşiğin asidiğe yakın olduğunu, 7 den büyük olması ise alkalin (bazik) olduğunu gösterirken nötr olan 7 değeri ise 25 derecedeki saf su olarak tanımlanmıştır. Bir bileşiğin asidik ya da bazik olması içindeki HidroJen (H+)   oranı  veya Hidroksil (OH -)  oranı ile ölçülür.  Asidik bileşiklerde (H+) fazla bazik  bileşiklerde ise (OH -)  fazladır. İnsan kanının ise pH değeri 7.35- 7.45 aralığındaki değeri sağlıklı bir hayat sürmesini sağlar. Bu değerlerin altında ve üstünde çeşitli belirtilere ( semptom) ve hastalıklara neden olabilecek yapı insan vücudu için tehlikeli olacaktır. Dolayısıyla davranış modellerinin de bu çerçevede kandaki bileşenlerin asidik veya bazik olması durumuna göre yukarıda verdiğimiz balık örneklerinde olduğu gibi sabittir. Bu sonuca göre asidik insanların daha kızgın, öfkeli ve stresli , bazik olanların ise daha sakin, dengeli bir mizaç ve karakterde olmaları ortaya çıkar.   

Bu noktanın alt ve üst sınırında bulunan değerlerdeki pH (power of Hydrogen)değerleri insan vücudunun asidik veya alkalin hücre yapısı ile biyolojik olarak ilintilidir. Bu değer direkt olarak beslenme ile ilgili bir husus olarak ‘ne yerseniz osunuz’  felsefesine uyan insan karakterinin besinlerin uzun süre durduğu bağırsakların analiz edilmesi ile anlaşılabildiği kadim uygarlıklardan bu yana bilinen bir yaklaşım ile de modern tıbbın bugün kü yaklaşımı ile de uyumludur. Zira aldığımız besinler gastrointestinal sistem ile sindirilir ve emildikten sonra kırmızı kan hücrelerine dönüşerek oksijen veya karbondioksit olarak beyin, karaciğer, kas, yağ, pankreas ve insülün üreten beta hücreleri ile insan sağlığını etkilediği gibi buna bağlı olarak davranış modellerini de tanımlar.

Diyagramın en uç noktasındaki kostik olarak nitelendirilebilecek (evlerde kullanılan sıvı lavabo açıcıları) sıvının bir lavabonun deliğini açması delikte birikmiş asitik yapı reaksiyona geçerek asidi nötr haline getirmesinden başka bir şey değildir. Buna benzer bir kimyasal reaksiyon insandaki asitik bir hücrenin alkalin (bazik) yiyecek grubu ile nötralize edilerek pH değerinin 7 değerinde asidik ya da bazik olmaması gibi bir rakama ötelenmesi biyolojik olarak mümkündür.  

Vücudumuzu sarmalayan kan içindeki serbest radikaller insanın antioksidan beslenme alışkanlığından vazgeçilmesi de insanda davranışsal rahatsızlıklar oluşturur. Otizm hastalığının nedenlerinden bir tanesinin de besinlerin içindeki civa ve kurşun elementlerinin emilmesi sonucunda oluşan iltihaplanmanın beyin nöronlarını etkileyerek insan davranışlarını etkileyebilme gücüdür. Omega3 besin kaynaklarından uzaklaşmak ve bitkisel yağ kullanarak kızartma yemek ve margarinlerin alınması ile oluşan kandaki Omega 6 ile denge kurmayarak yaşam sürme hevesi insanda bu tip kalıtsal hastalıkların nesilden nesile aktarılmasına neden olacak bir çok örneğin ortaya çıkmasına neden olur.

Besinlerin insanın ruhsal yapısını oluşturarak davranış modelini belirleyen bu örnekler ‘kozmos’ un ana yapısı içinde diğer verilebilecek örnekler ile pekiştirilmeye muhtaçtır. Arnold Lieber, 1959 yılında deniz kıyısındaki solucanların ayın çekim gücü nedeniyle her zaman Kasım ve Ekim aylarının son çeyreğinde çiftleştiklerini ortaya koydu. Ay' ın canlılar üzerine etkisini tipik olarak ortaya koyan bu davranış özelliği insanda ana rahminde bulunan ceninin rahim ile uygun bir biyolojik ritme sahip olmasını etkileyebilecek şekilde ayın dünyaya etkisi insanda kan basıncını artırma ve dolaşımı etkileme gibi fizyolojik etkileşim sonucunda stres, endişe gibi psikolojik davranışların ortaya çıkmasına neden olur. Bu etkileşme ayın dünyanın etrafında dönme süresi olan 29,5 gün ile kadının regl olma dönemi ile aynı süredir. Karmaşık menstrual özellikleri nedeniyle hiç bir bilim insanının kobay olarak dahi kullanmamaya özen gösterdiği dişi hayvanlarda da oluşan regl kelime anlamı olarak 'düzenleme' anlamında kadınların her 29,5 günde bir kendini düzenlediği ( Je me suis reglee = düzenlendim) batı kökenli bir kelime olarak ay ile titreşimlerin rezonansa gelmesidir. Nitekim bunun paleolitik çağdan bu yana kireç taşından yapılmış ve Gravettian Döneme ait Laussel Venüsü olarak bilinen günümüzden 25.000 yıl öncesine ait bir elinde ay şeklindeki boynuzu tutan kadının boynuz üzerinde 13 adet çentiğin doğurganlığı ifade eden aybaşı döngüsü ile tasvir edilmesi bu yaklaşımların arkeolojik kökenlerini de ortaya koymaktadır. 

S. Vedat Karaarslan 

KAYNAKLAR 

[1] http://www.who.int/en/ 

[2] http://donsmaps.com/lacornevenus.html