TÜRKİYE’NİN AVRUPA BİRLİĞİ MACERASI VE ESTONYA

Birleşik bir Avrupa fikri, 476 yılında yıkılan Roma İmparatorluğu'ndan sonra Batı ve Orta Avrupa'yı birleştirerek Endülüsler ile batıda Avar ve Macarlarla doğuda savaşan ve Şarlman olarak bilinen Charles Le Magne (d.748 - ö.814) tarafından başlatılmıştı. Şarlman'ın kraliyet mührüne “Renovatio Romani İmperii” ifadesi kazınmıştı.

Şarlman'dan sonra Schumann Deklarasyonu olarak bilinen bir bildiri ile Almanya'nın çelik endüstrisini kontrol altına alınarak savaş gücünün kontrol edilmesi amacıyla önce Avrupa Toplulukları, bazen kullanılan tekil adıyla Avrupa Topluluğu, aynı kurumlar tarafından yönetilmiş üç uluslararası kuruluşa verilen genel bir adlandırma olarak önce 1951 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) sonra sırasıyla Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (AAET veya Euratom) ve en nihayet Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) olarak kurulmuştu.  AET, Avrupa Birliği'ni kuran 1993 tarihli Maastricht Antlaşması ile Avrupa Topluluğu (AT) adını almıştı. Lizbon’da yapılan toplantı ile Topluluğun adı Avrupa Birliği haline gelmişti.

AVRUPA BİRLİĞİ ÜLKELERİNİN TOPLAM 16 TRİLYON DOLARLIK YURT İÇİ HASILA DEĞERİNDEKİ YÜZDELİK ORANLARI (B: MİLYAR (BILLION), T: TRİLYON (TRILLION))

Avrupa Birliği (AB) zaman içinde giderek Avrupa coğrafyası içinde adeta bir füzyon etkisi ile bütün ülkeleri üye olarak kabul etmekteydi.

Berlin Duvarı’nın1994 yılında yıkılmasından sonra ortaya SSCB den ayrılan ‘butik devletler’ çıkmıştı.

Bu devletler tek tek AB üyesi devletler haline gelmişti.  

Finlerle akraba bir millet olan Eston devletinin halkı da Asya kökenli bir AB üyesi olmuştu.

Estonya devleti bilimsel araştırma amacıyla Türkiye’ye vize uygulayan AB üyeleri arasında 2022 yılında en az vize veren ülke olmuştu.

Vizeyi çok zor veren Avrupa Birliği ülkelerinin başında gelen Estonya, her iki başvurudan bir tanesine ret vererek %52.2 oranı ile birinci olmuştu.

Avrupa’nın butik devletleri daha ortada yokken Türkiye, 1970 yılında Federal Almanya, Fransa, İtalya, Lüksemburg, Belçika, Hollanda ve Avrupa Toplulukları Konseyi Katma Protokol adıyla bir anlaşma imzalamıştı. Aslında o zamanlar adı Avrupa Ekonomik Topluluğu olan AB İLE Türkiye’nin ilişkisi 1959 yılında Topluluğa üye olma stratejisi ile başlamış, 1963 yılında Ankara Anlaşması ile tescil edilmiş ve daha sonra Katma Protokol imzalanmıştı. Bu dönem içinde ise 1987 yılında tam üyelik için müracaat yapılmıştı.

Şimdilerde bilişim teknolojilerinde öncü hale gelerek yenilikçi e-hizmetler ve mobil tabanlı telekomünikasyon hizmetlerinde Avrupa’da önemli bir konuma gelen Estonya gibi bir dizi devlet ise o zamanlar SSCB nin boyunduruğu altındaydı. O zamanlar adı AET olan topluluğun kurulmasını sağlayan 1958 tarihli Roma Anlaşması‘nın 48, 49 ve 50 maddeleri uyarınca AET ile Türkiye arasında imzalanan Katma Protokol’ün 36-40 Maddeleri kapsamında Türk işgücünün AET üye devletleri arasında dolaşımın serbest olması gerektiği konusunda mutabakata varılmıştı. Öyle ki Katma Protokol’ün Madde 36 : ‘Türkiye ile Topluluk üyesi devletleri arasında işçilerin serbest dolaşımı Ortaklık Anlaşması hükümleri kapsamında 1973 yılından itibaren on ikinci yılın sonunda ve yirminci yılın sonunda kademeli olarak gerçekleşeceğine‘ dair bir hüküm bulunmaktaydı. Yani 1973 tarihinde yürürlüğe giren Katma Protokol ile Türk işgücüne AET Topluluğu üye devletleri içinde koşullar çerçevesinde 1993 yılından itibaren serbestçe dolaşım hakkı tanınmaktaydı. Halen bu ülkeler içinde çalışan işgücü ise diğer üye devletlerde uygulanan çalışma şartları ve ücret bakımından bir ayrıma tabi tutulmayacakları da hüküm altına alınmıştı. Gel zaman git zaman o zamanlar yine bu anlaşmalar kapsamında adını değiştirerek Avrupa Birliği (AB) adını alan AET ile Gümrük Birliği Anlaşması imzalanmıştı. Öyle ki bu anlaşma ile Avrupa Birliğine girdiğimizi zannedenler olmuştu. Hatta girdik diye bazı resmi arabaların yanına ‘call’ gibi İngilizce yazılar yazılmaya başlanmıştı. Sanırım girmediğimiz anlaşılınca bu ‘call’ yazıları resmi araçlardan silinmişti. Bu anlaşma ile mallar, sermaye ve insanlar Avrupa Birliği içinde serbestçe dolaşacaktı ama bunlar pratikte hiçbir zaman uygulanamadı. Gerçi sonradan 1999 yılında Türkiye Helsinki’de yapılan toplantı sonucunda adaylık statüsünü aldıktan sonra 2004 yılındaki toplantıda Avrupalı parlamenterler aralarında Türkçe “evet” yazısının da bulunduğu, tüm Avrupa dillerindeki ‘evet’ pankartlarını kaldırmaları sonucunda Türkiye’nin Avrupalı olduğu tescil edilip müzakerelerin başlaması kararlaştırılınca bu kez de havai fişek atanlara da rastlandı ama günümüzde geldiğimiz nokta ile Türkiye aday ülke statüsünden (candidate) seviyesinden üye statüsüne (member) seviyesine yükselemeyecekti.  

Bir konferansta sormuştum yediği Türk lahmacunlarının lezzetini öve öve bitiremeyen Hollandalı elçiye, 'neden bizi almıyorsunuz diye?' Bilindik şeyleri söyledi ama ben de cevabı hemen yapıştırmıştım 'Yunanistan'ı almanızın nedeninin şarapları olduğunu, bizi de almamanızın nedeni acaba lezzetini övdüğünüz lahmacunları mı beğenmediniz?' diye. Fransız başbakanı D'Estaing'in bu şaraplardan içmek için özel olarak Yunanistan'a çok sık gidip geldiği hep hocalarımız tarafından söylenirdi.

Tabi günümüzde Türkiye’nin ne kadar AB’ye girme isteğinde olduğunun tartışılması da ayrı bir konu olarak bilinmesi gerekir.

Bu arada Türklere en az vize veren kişi ibaşına düşen 46.385 $ değeri ile Türkiye'nin yaklaşık 5 katı bir değere sahip olan Estonya devletinin dili Estoncanın Türkçenin bulunduğu Ural-Altay dil ailesi içinde Fin-Ugor dil grubuna girdiğini söylememiz gerekirken Baltık Denizi’nin öte tarafında oturan Fin kökenli halklar grubuna giren Estonların İskandinav ülkeleri kapsamında Hunların batıya akınları ile bir zamanlar kullandıkları Futhark alfabesi ile m.ö. 18.000 lere kadar giden Türk tamgaları ve Runik harf benzeşimi ile 38 harfli Göktürk alfabesi ile tanışmış olduklarını da hatırdan çıkarmamak gerekir.

ARKEOTEKNO 

[1] https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/turkiye-ekonomisi-2022de-yuzde-5-6-buyudu/2832986